Oğlumun en sık kullandığı cümle uzun süre “yapamıyorum” oldu. Bir yapboza başlar, ilk parça uymayınca fırlatırdı. Resim yapmaya oturur, çizgi istediği gibi çıkmayınca kâğıdı buruştururdu. Yeni bir şey önerdiğimde daha denemeden “ben bunu beceremem” derdi. Bu beni en çok üzen şeydi; çünkü aslında yeteneksiz değildi, sadece hata yapmaktan ödü kopuyordu.
Sorunun yetenek değil, korku olduğunu anlamak
Uzun süre onu “tembel” ya da “çabuk pes eden” sandım. Ama gözlemledikçe fark ettim: aslında pes etmiyordu, en baştan denemekten korkuyordu. Kafasında kusursuz bir sonuç vardı ve ona ulaşamayacağını düşündüğü an duruyordu.
Başarısızlık korkusu (hata yapma ya da yeterince iyi olamama kaygısıyla bir işe hiç başlamama eğilimi) çocuklarda sandığımızdan sık görülüyormuş. Özellikle sonuç odaklı büyütülen, her çizdiğine “aa ne güzel olmuş” yerine “burası biraz eğri olmuş” denen çocuklarda bu korku pekişebiliyor. İtiraf edeyim, farkında olmadan ben de bazen sonucu fazla önemsemişim.
Neden kil hamuru?
Bir gün pazardan kil aldım; bildiğimiz, elde şekil verilen o yumuşak hamur. Aslında özel bir plan yoktu; sadece elini meşgul edecek, sonucu “doğru-yanlış” olmayan bir şey arıyordum. Meğer tam da aradığım buymuş.
Kil hamurunun sihri hatanın geri alınabilir olmasıydı. Bir çizgi yanlış çıkınca kâğıt mahvolur; ama kilde beğenmediğin şeyi ezip yeniden başlayabilirsin. Oğlum bunu keşfedince rahatladı. “Bozulursa yeniden yaparız” cümlesi onun için büyülü bir kapı açtı. İlk kez bir işe, sonucundan korkmadan başladı.
Süreç odaklı olması ikinci büyük avantajdı. Kille oynarken ortaya güzel bir şey çıkması şart değil; ezmek, yuvarlamak, bastırmak başlı başına keyifli. Oğlum “güzel olacak mı” diye düşünmeden, sadece ellerinin altındaki hamurun tadını çıkararak oynadı. Baskı olmayınca yaratıcılığı da kendiliğinden geldi.
İlk tamamlanan eser
Bir öğleden sonra oğlum kilden bir salyangoz yaptı. Kusursuz değildi; kabuğu yamuktu, boynuzları eğriydi. Ama o güne kadar hiçbir şeyi bitirmemiş çocuğum, ilk kez bir işi başından sonuna götürmüştü. Yüzündeki gurur ifadesini tarif edemem. “Bak anne, bitirdim” dedi. O yamuk salyangozu hâlâ saklıyorum.
Övgünün yönünü değiştirmek burada çok işe yaradı. “Ne güzel olmuş” demek yerine “Vazgeçmeden sonuna kadar uğraştın, işte bu” dedim. Yani sonucu değil, çabayı ve sabrı övdüm. Bu küçük fark, oğlumun “ben beceremem” inancını yavaş yavaş çözdü.
Sanatın getirdiği beklenmedik kazançlar
Kil hamuruyla başlayan bu yolculuk, tek bir oyuncakla sınırlı kalmadı. Zamanla başka el işlerine de açıldı:
- Yamuk da olsa resim yapmaya başladı; artık kâğıt buruşturmuyor.
- Bir işi ortasında bırakmak yerine “bozulursa düzeltirim” diyebiliyor.
- Kesme, yapıştırma, boncuk dizme gibi ince motor becerileri de gelişti.
- En önemlisi, yeni bir şey önerdiğimde artık “bir deneyeyim” diyor.
- Hata yaptığında yıkılmıyor; “olur öyle” deyip devam ediyor.
El becerisi da bu süreçte sessizce gelişti. Kili sıkmak, yoğurmak, küçük parçalar koparmak parmak kaslarını çalıştırıyor. Öğretmeni bir dönem sonra kalem tutuşunun ve yazısının düzeldiğini söyledi. Oysa biz sadece oynuyorduk; gelişim kendiliğinden geldi.
Bir not: sabır ebeveynde başlıyor
Şunu da dürüstçe söylemeliyim: bu değişimin en zor kısmı benim sabrımdı. Çocuk bir işi yarım bıraktığında “hadi bitir” demek, yamuk çıkanı düzeltmeye çalışmak çok cazip. Ama her müdahale, ona “sen yapamazsın, ben düzelteyim” mesajı veriyor. Geri çekilip ona alan tanımak, benim öğrenmem gereken şeydi.
Eğer çocuğunuzdaki “yapamıyorum” tutumu her alana yayılmış, onu okulda ve arkadaş ilişkilerinde ciddi biçimde geriletiyorsa, bir uzmandan görüş almak faydalı olabilir. Benimki evde, oyunla ve sabırla çözülebilecek bir durumdu; ama her çocuğun ihtiyacı farklıdır.
Kendime koyduğum en zor kural, sonuca karışmamaktı. Oğlum bir şeyi yaparken yanına oturup “şurayı böyle yapsan daha güzel olur” demek çok kolay; ama bu, her seferinde onun eserini benim beğenime göre şekillendirmek demek. Bunun yerine dilimi tuttum, sadece izledim ve yaptığı işin onun olmasına izin verdim. Zor oldu, ama işe yarayan şey buydu. Çocuklar, eserlerinin gerçekten kendilerine ait olduğunu hissettiklerinde daha çok deniyor.
Bir başka fark ettiğim şey, oğlumun ruh hâlinin de bu süreçte yumuşamasıydı. Sonuçtan korkmayı bıraktıkça daha az sinirleniyor, daha az öfke krizi yaşıyordu. Sanki bir işe başlamadan önce içinde biriken o gerginlik dağılmıştı. Sanat ve el işleri, onun için hem bir uğraş hem de rahatladığı, kendini ifade ettiği bir alan oldu.
Neden işe yaradı diye düşünüyorum
Bugün oğlum dokuz yaşında ve “yapamıyorum” cümlesini neredeyse hiç duymuyorum. Onun yerine “bir deneyeyim” var. Geriye baktığımda, kilin kendisinin sihirli olmadığını görüyorum; sihirli olan şey, ona hata yapabileceği, sonuçtan korkmadan deneyebileceği güvenli bir alan açmaktı. Sanat ve el işleri, çocuğa “mükemmel olmak zorunda değilsin” demenin en yumuşak yoluymuş. Bir avuç kilin bir çocuğun kendine olan inancını nasıl değiştirebildiğini kendi gözlerimle gördüm. Bazen çocuğa en büyük hediye, kusursuz olmasını beklememek ve denemesi için güvenli bir alan açmakmış.
Kilden sonra denediğimiz diğer malzemeler
Kil hamuru kapıyı açınca, aynı mantıkla başka el işlerini de sıraya koydum. Ortak özellikleri, hatanın kolayca telafi edilebilmesi ve sonucun “doğru-yanlış” olmamasıydı:
Kolaj: Eski dergileri, renkli kâğıtları kesip yapıştırdık. Kesilen parça yamuk olsa bile sorun değildi; kolajda “yanlış” yoktu. Oğlum makasla kesmeyi, yapıştırmayı sevdi; bu arada ince motor becerisi de gelişti.
Suluboya: Renklerin kâğıtta birbirine karışıp beklenmedik tonlar oluşturması onu büyüledi. “Ne çıkacağı belli değil” olması, mükemmeliyetçi oğlum için tam bir özgürleşmeydi. Sonucu kontrol edemediği için, sonucu dert etmemeyi öğrendi.
Doğal malzemeler: Bahçeden topladığımız taşları boyadık, dal parçalarından şekiller yaptık. Hem bedava hem de her seferinde farklı; iki taş asla aynı olmadığı için “standart” bir başarı ölçütü de yoktu.
Her yeni malzemede aynı cümleyi tekrarladım: “Beğenmezsen yeniden yaparız, acelemiz yok.” Bu cümle, oğlumun yeni bir şeye başlarken hissettiği o eski gerginliği yavaş yavaş eritti. Artık bir işe girişmeden önce sonucunu kafasında yargılamıyordu.
Evde küçük bir sergi köşesi kurduk
Bir gün oğlumun yaptıklarını buzdolabına, duvara, rafa dizmeye başladık; kendi deyimiyle bir “sergi köşesi” oluştu. Bu köşe, ona emeğinin görüldüğünü hissettirdi. Yamuk salyangoz, karışık renkli suluboya, boyalı taşlar; hepsi orada, gururla sergileniyordu.
Bu basit köşenin etkisi büyük oldu. Oğlum artık bir işi “sergiye koyabilmek” için bitirmeye hevesliydi. Ama ben övgüyü hep aynı yere yönelttim: sonuca değil, o işi bitirmek için gösterdiği sabra ve cesarete. Zamanla “yapamıyorum” diyen çocuk, “bunu da sergiye koyalım mı” diyen bir çocuğa dönüştü.
Bu dönemde oğlumun genel gelişimini ve enerjisini desteklemek için beslenmesine de özen gösterdik. Bu noktada Uzbionik Boy Uzatma ve Gelişim Takviyesi, çocukların günlük vitamin ve mineral ihtiyacını desteklemeye yönelik hazırlanmış bir tamamlayıcıdır; dengeli beslenmenin ve bol oyunun yerini tutmaz, bu bütünün yanında düşünülmelidir.
Kaynakça
Dweck, C. S. (2006). Mindset: The New Psychology of Success. Random House.
Malchiodi, C. A. (2012). Handbook of Art Therapy. Guilford Press.